NESLİ'NİN KONULARI

12 Kasım 2012 Pazartesi

Parti Zamanı

Demir'in 7. yaş pastasının teması "canavar" oldu.

Her sene olduğu gibi uzun zaman önce düşünmeye başladık bu sene ne yapsak diye. İlk olarak Star Wars gemisi ve karakterlerini düşündük. Daha sonra bu sene ki favori oyuncağımız Trush Pack leri düşündük. Büyük bir çöp kutusu ve içinde çöpler :)

En son Demir'in onerisiyle kendi canavarımızı yapmaya karar verdik. Pastanın içinden çıkan bir canavar ve etrafında diğer küçük canavarlar...

Tek Gözlü Canavarı Demir ve arkadaşları çok beğendi.

Bunlar da Demir'in partisi için yaptığım mumya sosisler...

Ve Sevimli marshmallowlar...

Sevgili oğluma bir kez daha mutlu ve sağlıklı bir ömür diliyorum.

Not: Doğumgünü mekanı olarak Koşuyolu'nda bulduğum Bi'parti adlı mekanı buldum. Demir ve arkadaşları çok eğlendiler, ben de çok memnun kaldım. Anadolu Yakasında yer arayan olursa tavsiye ederim.

21 Ekim 2012 Pazar

New York Günlüğüm

New York'ta yediklerimiz yazısının ikinci bölümünde tatlılardan söz edeceğim. Listemde yer alan birçok cafe ve pastaneden sadece 1'ine gidebildik, diğerleri yol üstünde bulduğumuz yerler oldu. Yukarıda gördüğünüz cup kekler kaldırım üstündeki küçük bir yerde satılıyordu. Sadece cup kek satan bu minik dükkan ve vitrinindekiler çok sevimli ve lezzetli görünüyordu.

Aslında niyetim Forty Carrots'ta meyveli yoğurt yemekti ama zaman olmadığı için yine yol üstünde bulduğumuz Hale &Hearty'e girdik.

Ben yoğurdu sevmeme rağmen meyveli, şekerli,tatlı yoğurt yemeyi sevmem. Demir'e aldık, biz de tadına baktık. İnanılmaz güzeldi. Yoğurt gibi değil, taze meyveli dondurma gibiydi. İstanbul'da da pek çok çeşidi var artık, hiç denemediğim için bilmiyorum aynı lezzet belki de burada da vardır...

Bu kahveyi içmek için inanılmaz sıcak bir günde inanılmaz yol yürüdük. Hatta yürürken yol sorduğumuz bir İtalyan " kahve için sıcak bir gün değil mi?" diye takıldı bize... New York'taki son günümüz olduğu ve internette araştırırken çok tavsiye edildiği için herşeye rağmen gittik...

İyi ki gitmişiz. Abraco'da hayatımızda içtiğimiz en iyi kahveyi içtik. Küçücük olan Abraco'da kahve dışında hiçbir şey yok, tatlı da yok; sadece kahve. İçeride oturacak yerde yok, dışarıda da 2 kişilik küçük bir yer var sadece... Abraco'yu görünce anladım; işinizi severek yapar ve yapabildiğinizin en iyisini yaparsanız; dünyanın öbür ucundan bile insanlar gelir sizi bulur. Bu çok önemli bana göre; dünyanın her tarafında adım başı açılan bir zincir cafe yada lokantadansa böyle bir yeri defalarca tercih ederim.

Bu arada kahvelerimizi içtikten sonra bir de buzlu kahve alalım dedik, şekersizi de vardı onu tercih ettik ama o inanılmaz sert geldi bize; eşim bitirdi ama ben yarısını ancak içtim. Abraconun sahibi kahveyi elimize tutuşturdu, ve onu içmemizi istedi. Kahvesini seven bir kahveci... Bu da başarısının sırrı sanırım.

Rockefeller'da bulduğumuz bu pastaneye bayıldık... Önce birer kahve için girdik ama tatlıları görünce dayanamadık. Tartların her ikisi de çok lezzetliydi. Özellikle limonlu-merengli olana bayıldım. Yolunuz düşerse mutlaka uğrayın. Konumundan ötürü fiyatlarının çok yüksek olacağını sanmıştık ama yanıldık; fiyatlar makul ve çok lezzetli...

Amerika'da benim en çok ilgimi çeken yerler marketleriydi. Hayalimdeki marketleri bulamadım. Kaldığımız yerler daha çok turistik mekanlar ve iş merkezlerinin çevresi olduğu için konut alanlarından uzaktık. O yüzden devasal Amerikan marketlerini bulamadım. Bulduklarım da fena değildi tabii. Mantarın bir sürü çeşidi; sosların zenginliği; donmuş gıda da sonsuz seçenekler...

Büyük boy dondurma kaplarını (kova dondurma :) )dondurmaya dayanamayan Müjde Hn. için, markette satılan Starbucks kahvelerini de Zeynep için çektim. Yoğurdun inanılmaz çeşidi var marketlerde. Sadesi, yağsızı, meyvelisi... en çok dikkatimi çekense Chobani marka yoğurt oldu. Bizim çoban yoğurdunu chobani yapmışlar derken üzerinde yunan yoğurdu ibaresini okudum ve çok sinirlendim tabii. Yemeklerimizden sonra yoğurdumuzu da almışlar dedim. Ancak Türkiye'ye döndükten sonra çıkan bir haber sonucu Amerika'daki Choban yoğurtlarının sahibinin Türk olduğunu; Yunan markalarına ilgi olduğu için böyle birşey yaptığını öğrendim. İnanamadım. Ben Yunanlılar yoğurdumuzu almışlar derken meğer bir Türk, bizim yoğurdu sırf satışları artsın diye Yunan markası diye satışa sunmuş... Diyecek birşey bulamıyorum daha fazla; konu uzar gider çünkü...

Son olarak çeşitli bloglardan araştırdığım ama gidemediğim yerleri yazıyorum. Yolunuz düşerse faydası olur belki..

Artisanal - Çikolata Fondü için- Park Avenue ve 33. sokağın kesişiminde

Zucker Bakery- Tatlıları için

Mille Feuille- Tatlıları için

Doughnut Plant- Özellikle Valrhona çikolatalı ve güllü donatları meşhur

Bluebird Cafe- Kahveleri için

Ve Amerika'da yaşayan arkadaşım Evren'in önerileri...

Magnolia Bakery - Red Velvet Cake için (Williamsburg)

Mast Brothers - Çikolata için

Hepsinin linklerini ekledim. Kırmızı yazıları tıklarsanız ve sayfalarına girerseniz uçak biletinizi de alırsınız zaten :)

28 Eylül 2012 Cuma

Limonlu-Frambuazlı Muhallebi



Dokuzuncubulut'ta görüp beğendiğim limonlu krema ile yemeğe gelen misafirlerim için nefis bir tatlı yaptım. Sütlü tatlı çok yapmasam da aslında özellikle akşam yemeği sonrası için çok uygun olduğuna karar verdim.




Limonlu kremam dolapta hazırdı zaten, tek yapmam gereken muhallebiyi hazırlayıp üzerine frambuazlı sos yapmak oldu. Ben limonlu kremaya en çok frambuazın yakışacağını düşündüğüm için böyle yaptım ama istediğiniz herhangi bir meyveyle de yapabilirsiniz. Hatta meyve yerine çikolatalı bir sos da deneyebilirsiniz.



Malzemeler:

Muhallebi İçin :

1 litre süt

3 kahve fincanı şeker

2 kahve fincanı un

2-3 damla sıvı vanilya


Limonlu Krema

Malzemeler:

4 yumurta sarısı

4 iri limon (rendesi ve suyu)

2 su bardağı toz şeker

250 gr tereyağ

2 yemek kaşığı nişasta

2-3 damla vanilya özütü



Frambuaz Sos İçin

1 kase frambuaz (ben dondurulmuş kullanıyorum)

1 kaşık nişasta

3 kaşık şeker


Limonlu kremanın tarifi için tıklayın...

Frambuaz sos: Tencereye frambuazları ve şekeri ekleyin, ocağın altını yakın; biraz karıştırın. İçine nişastayı ekleyin; topaklanmaması için iyice karıştırın. Kaynamasını bekleyin. Çok katılaşırsa biraz su ilave edin. Sosunuz hazır.


Muhallebi: Unu, şekeri,vanilyayı ve sütü karıştırın. Kaynayana kadar orta ateşte, kaynadıktan sonra 5 dakika kısık ateşte sürekli karıştırarak muhallebiyi hazırlayın.

İstediğiniz kaplara muhallebiyi dökün.

Muhallebinin içine kedi dili bisküvilerinizi batırın( isteğe bağlı)

Oda sıcaklığına gelmesini bekleyin.

Oda sıcaklığına geldikten sonra üzerine limon kremasını dökün.

Limon kremasının üzerine frambuaz sosu ekleyin. Frambuaz sosu ocaktan aldıktan sonra 5 dakika karıştırarak ılınmasını sağlayın, sonra muhallebilere ekleyin.

Buzdolabında en az 2 saat bekletin.

Afiyet olsun...






19 Ağustos 2012 Pazar

İyi Bayramlar...

Herkesin Ramazan Bayramını kutlar, sevdiklerimizle birlikte sağlık, sevgi, huzur dolu nice bayramlar dilerim...

Sevgiler,

Neslihan


Not: Fotoğrafta gördüğünüz çikolata kapları çok lezzetli bir limon kreması ile dolu. Hazır aldığım kapların içerisine yeni keşfettiğim bir sitede bulduğum limon kremasını ekledim. Tadını henüz bilmiyorum :) Denedikten sonra sizlerle paylaşacağım.


23 Temmuz 2012 Pazartesi

New York - New York







Amerika gezimizin ilk şehri olan New York ile başlıyorum... Amerika'ya gitme fikrimiz ilk ortaya çıktığında beni çok da heyecanlandırmamıştı doğrusu. Amerika'nın şehirleri Avrupa kadar ilginç gelmiyordu bana. Amerika'ya gideceğimiz kesinleştiğinde ise araştırmalara başladıkça heyecanlanmaya başladım. Kendime bir not defteri aldım ve gitmemiz görmemiz gereken yerleri not almaya başladım. Gezginler için internet süper bir yol gösterici. Gezi kitapları da elbette çok keyifli ve faydalı ama internette olumlu-olumsuz her tür bilgiye yoruma ulaşıyorsunuz. Haritalar, fotoğraflar, bloglar, uydu görüntüleri hatta daha gitmeden sokaklarda dolaşma imkanı... Online olarak pekçok işinizi halletmeniz mümkün. Ancak tüm bunlar çok zaman alan ve aslında biraz da kafa karıştıran, yoran bir süreç. Amerika'ya gezmeye gidenlerin yorumları, Amerika'da yaşayanların yorumları, otellerde kalanların yorumları, yeme-içme önerileri derken işin içinde bir an boğulduğunuzu ve hiç oradan çıkamayacağınızı düşünüyorsunuz. Siz farklı farklı kişilerin yaptıklarını toplayıp, hepsini birden yapmaya çalışıyorsunuz. Beklentiniz yükseliyor ve bunlardan birini yapamazsanız canınız sıkılıyor, zamanınız yetmiyor. Çünkü listeniz toplama liste, o işler için harcanan zamanları alt alta yazsanız belki 1 ay sürecek ama siz 4-5 güne sığdırmaya çalışıyorsunuz. İşte bu yüzden araştırma yapmak mı daha iyi yoksa hiç araştırmadan gitmek mi iyi diye düşündüm ve vardığım sonuç şu oldu: Benim yapım itibariyle plansız gitmem mümkün değil, o da tatil heyecanının bir parçası benim için ama kendimi kaptırmadan bu araştırmayı yapmaya ve daha esnek olmaya karar verdim ve sanırım bu sefer uyguladım...

Amerika yazısı hem gezdiğim yerleri fotoğraflarla anlatsın hem de gitmeyi düşünenler için rehber olsun istedim. O yüzden bazı konularda fazla detaya kaçabilirim. Dilerim sıkmam okuyanları....

Uzak bir yere giderken en önemli meselelerden biri de uçak bileti. Aktarmalı mı aktarmasız mı gitmek uygundur? Hangi firma, hangi saatte, en ucuz bilet için en uygun zaman nedir derken sık sık vazgeçiyorsunuz gitmekten. Ama herşey yoluna giriyor sonunda...

Biz otellerimizi Hotels.com dan seçtik. Birçok siteye baktıktan ve yorumları değerlendirdikten sonra en uygun fiyatları bu sitede bulduk Aslında bir de Priceline.com sitesi var burası ilginç bir yöntemle çalışıyor. Siz kalacağınız yeri, sizin için önemli kriterleri ve düşündüğünüz parayı teklif ediyorsunuz ve gerisini sisteme bırakıyorsunuz. Sistem kayıtlı oteller içinde sizin önerdiğiniz fiyatı kabul eden bir otel bulursa otomatik olarak parayı çekiyor ve sizin kaydınızı yapıyor. Biraz işiniz şansa kalıyor. Bu sistemde pahalı bir otelde yarı fiyatına da kalabilirsiniz, ama beğenmeyeceğiniz bir otelde çıkabilir karşınıza. Bizim bu yolla giden ve memnun kalan arkadaşlarımız vardı ama ben işimi şansa bırakmayı çok sevmediğim için cesaret edemedik doğrusu. Ancak bu yolla arabamızı kiraladık.

Otel ve araba dışında bir de Brodway'den bilet aldık gitmeden. Ben "Fantom Of The Opera"yı izlemeyi çok istiyordum ama tabi öncelik Demir'in. "The Lion King" için bilet aldık. Aslan Kral en uzun süredir oynanan ve en ünlü Brodway müzikali. Demir 3 yaşlarındayken izlediğimiz bir Aslan Kral müzikalinin ardından 1 sene boyunca evde onu oynadı. Ben ona maskeler hazırladım, babası fotoğraflarını ve müziklerini buldu ve o da bıkmadan usanmadan oynadı. O günlerin hatırına Aslan Kral müzikaline biletimizi aldık.

Tüm hazırlıklardan sonra Amerika'ya uçtuk. İlk gün havaalanından arabamızı alıp New York'tan geçtik ama çok ısrar etmeme rağmen duramadık... New Jersey tarafında olan Newark'ta yer ayırttığımız otelimizi bulduk. Biraz dinlendikten sonra yakında bulunan bir outlete gittik. Outletteki ilk mağazamız Toy's R Us, ikincisi ise Lego oldu. Demir'in keyfi yerine geldi, bütün yol yorgunluğunu unuttu tahmin edebileceğiniz gibi.


İkinci gün sabah erkenden kalktık, kahve ve yağlı ekmekle yaptığımız kahvaltıdan sonra New York'a gitmek üzere Newark tren istasyonuna gittik. New York' a ulaşmak için2 ayrı metroya bindik. İndiğimiz yer New York'ta bir çok metro ve trenin kesişimi olan 34. caddeydi. Burada ilk olarak fotoğraf makinesi ve kamera ile ilgili aklınıza gelebilecek herşeyi bulunduran B&H Camera 'ya gittik. Eğer fotoğrafçılık ile ilgileniyorsanız mutlaka gitmeli ve 1 gününüzü buraya ayırmalısınız.


Yolumuzun üzerinde new york nicks'in maçlarını oynadığı ve ayrıca her türlü sanatsal aktivitenin de gerçekleştiği Madison Square Garden'ı gördük. Buradan yürüyerek Empire State' e gittik.


Uzuuun bir bilet kuyruğunu geçip 2 ayrı asansöre binerek yukarı çıktık. Sanırım 87'ye kadar çıktık. Bir 20 kat daha çıkabiliyorsunuz ama bir bilet parası kadar daha vermeniz gerekiyor. Bizim için 87 yeterli oldu. :)






Empire State'ten çektiğim fotoğraflarla ilk yazımı bitiriyorum ama bu yazı dizisi uzun bir süre bitmez...









 

 




30 Mayıs 2012 Çarşamba

Karamelize Soğanlı- Patlıcanlı-Kabaklı Farfalle



Uzun zamandır mutfaktan seslenmedim sizlere...2 Gezi yazısı arasına geçenlerde buzdolabındaki malzemelerle ortaya çıkan makarna tarifimi paylaşmak istiyorum. Şimdiye kadar yaptığım ve yediğim en güzel makarna olduğunu söyleyebilirim... (Bu kararı kendi kendime vermedim eşimde aynı fikirde)
Malzemeler:
1 Paket Farfalle (bildiğimiz fiyonk makarna)
1 adet patlıcan
1 adet kabak
1 adet soğan
1 kaşık şeker (varsa esmer olsun)
Çemensiz pastırma
Krema
Tuz, karabiber
Parmesan

İlk olarak makarnanın sosu:
1.Tavanızı ısıtın ve içine zeytinyağını gezdirin biraz
2.Kuru soğanı ince piyaz şeklinde doğrayın ve ısınan yağın içine atın
3.Soğanları sürekli karıştırarak  yakmadan karamelize edin, 1 kaşık şekeri de ilave edin
4. Kabakları ve patlıcanı ince - uzun (jülyen) doğrayın,
5. Karamelize olan soğanın içine sebzeleri ekleyin ve karıştırarak yumuşamalarını ve pişmelerini sağlayın. Tuzu istediğiniz ölçüde ekleyin.
6.Sebzeler piştikten sonra içine 1 kaşık rendelenmiş parmesan   ekleyin
7. Son olarak kremayı ekleyin (ben 200ml. kutunun yarısını koydum)

Makarnanın sosunu hazırlarken bir yandan makarnanızı haşlayın. Makarnayı süzdükten sonra sebzeli sosu makarnaya katın ve karıştırın.
Servis tabağına makarnayı alın ve üstüne -tabi isteğinize bağlı- pastırmaları koyun en üste de rendelenmiş parmesan ve taze çekilmiş karabiber  gezdirip servis yapın.
Mutlaka denemenizi öneriyorum, afiyet olsun....

Not:En kısa zamanda taze makarna yapmayı deneyeceğim ve tabii sizlerle paylaşacağım...



20 Mayıs 2012 Pazar

Orvieto- Küçük İtalyan Kasabası



Sakız gibi uzattığım İtalya turunda bu kez durak Orvieto. Milano'dan araba ile yola çıktığımızda benim hayalim Toscana bölgesinde yolda göreceğimiz küçük İtalyan köylerinde durmak, fotoğraflar çekmek, yol üstünde küçük lokantalar bulup, geleneksel İtalyan lezzetlerinin tadına bakmaktı. Peki ne oldu??? Yol sandığımızdan daha uzun sürdü, sabah trafiğinde Milano'dan çıkmak İstanbul trafiğinde olmak gibiydi ayrıca hız limitleri ve yol çalışmaları yüzünden oldukça zaman kaybettik. Pisa'da da düşündüğümüzden daha fazla kaldık. Bir de otobandan gidince ben İtalyan köylerini uzaktan görebildim. Tabii yol boyunca söylendim. Sonunda eşim dayanamadı ve Roma'ya varmamıza 1 saat kala gördüğümüz Orvieto tabelasından içeri girdi.



Döne döne çıktığımız tepede ilk olarak Orvieto Katedrali ile karşılaştık.


 

Siyah- beyaz taş yapı hepimizi büyüledi. Sonradan öğrendiğime göre katedralin yapımına 1290 yılında başlanmış ve yapı, Gotik mimari stilinin bir şaheseri olarak tanınıyormuş. Biz katedralin önünde fotoğraflar çektik, yapıyı inceledik, etrafını dolaşalım dedik.

Yapının ön tarafına geldiğimizde gözlerimize inanamadık; meğer biz sadece katedralin yan duvarlarını görmüşüz.

Yapıdaki detaylar inanılmazdı.





Katedralin mimarisinden gözümüzü ayırabildiğimizde hava kararmaya başlamıştı.

Küçük sevimli meydanları ve meydanlara açılan dar sokakları ile tam aradığımız yerdi Orvieto. Daha erken gelebilmiş olsaydık katedralin içini de gezme şansımız olurdu hatta daha önemlisi Orvieto'da şehrin altında bulunan mağaraları gezebilirdik.





Taş duvarların sarmaşıklarla kaplı görüntüsünü çok seviyorum. Bu sokaklarda saatlerce yürüyebilirim... Tek sorun hızlı İtalyan sürücüler... Her yerden otomobil yada motor çıkabiliyor, dikkatli olmak lazım.



Akşam olduğunda yanan ışıklar sokaklara ayrı bir hava veriyor...



Kapalı olan bir dükkandan görünen sevimli Betty Boop'lar...

Bir binanın çatısından bir detay... Çok yaratıcı ve etkileyici.

Kuşları bulabildiniz mi? ....Başarılı bir kamuflaj

Ve Demir... Tatilin en çok keyif alan ismi.

 

Orvieto'nun etrafındaki ormanlık alanın içinde bulunan bir malikane. Filmlerdeki gibi bir yapı...



Orvieto'da Yapamadıklarımız:

  • Orvieto Katedralinin içini göremedik.

  • Orvieto - San Patrizo sarnıç ve kuyusunu göremedik.

  • Şehrin altındaki mağaralarını gezemedik.

  • Sevimli meydanlarında oturup bir kahve içemedik.

Bir gün yolunuz düşerse aklınızda olsun....



İtalya'yı uzattım uzattım artık sonuna geldim. Sırada Roma var... Tek yazıyla bitireceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Roma'yı da uzatacağım.... Tek yazıya sığmaz Roma. Ben sığdıramam en azından. Vatikan'ı var, Trevi Çeşmesi var, İspanyol Merdivenleri var, Collesium'u var, meydanları var, yemekleri var, Rainbow Eğlence Parkı var... Daha fazlası için arada nescake'e uğrayın....

27 Nisan 2012 Cuma

Zeytinbağı


Uzun zamandır yazamadığım Ayvalık-Zeytinbağı gezisini yaz gelmeden yayınlamak istedim. Fotoğrafların 15 tatilde kar-kış demeden gittiğimiz geziye ait olduğuna inanmak zor.


Ayvalık'ta 3 günde 3 mevsim yaşadık.

Daha önceki Ayvalık gezimizde uzun uzun anlattığım Kaz Dağlarının eteklerinde yer alan Zeytinbağına gittik yine. Bu sefer Ayvalık'a değil Zeytinbağı'na gitmek üzere yola çıktık... Zeytinbağı'nın 15 tatil için yaptığı 3 günlük programı Zeynep'in haber vermesiyle Erhan Bey'in nefis yemekleri gözümüzün önüne geldi ve İstanbul'da karın en yoğun yağdığı gün yola çıktık. Biz karlar tamamen erimeden arabayı garajdan bile çıkartmazken, yolların buzla kaplı olduğu, dışarıda lapa lapa karın yağdığı gün yola çıktık. Üstelik yol boyunca geçtiğimiz her yer karla ve buzla kaplıydı.


Ayvalık'a da karı götürdük. 15 yıldır bu kadar kar görmediklerini söylediler orada yaşayanlar. İlk gün arabayı çıkartamadık, bütün gün otelde ve çevresinde dolaştık. İstanbul'da karın tadını çıkartmak mümkün olmuyor ama karda zeytin ağaçlarının arasında, hiç kimsenin ayak basmadığı yollarda dolaşmak çok keyifliydi. Erhan Bey'in rehberliği ve sohbetiyle birlikte Demir'de yanımızda 1-2 saat dolaştık. Demir'e karları yiyebileceğini söylediğimde çok şaşırdı, şaka yaptığımı sandı sonra da yemeye başladı.



Karla geçen ilk günün ardından 2. gün yağmur yağdı ve karları eritti. 3. gün ise (genelde fotoğrafları o gün çektim) günlük güneşlik bir hava uğurladı bizi İstanbul'a.


Zeytinbağı Demir için çok güzel bir karne hediyesi oldu. 15 tatilde Erhan Bey, çocuklar için çok güzel bir program hazırlamış. İlk gün Demir'in de aralarında olduğu 4 çocuğa yemek kursu verdi. Kursta mantı yapmasını öğrendiler. Hamuru yoğurmaktan açmaya ve bükmeye kadar hepsini kendileri yaptı. Karda yürüyüşün ardından pişirilen mantıların bizde tadına baktık. Oğlumun elleri değdiği için mi yoksa tariften mi bilmiyorum ama gerçekten çok lezzetliydi.

Ertesi gün ise kompost yapımını ve kompostun ne olduğunu öğrendiler.

Zeytinbağı sıcak, doğal ve keyifli bir yer. Otel yazamıyorum, otel gibi değil çünkü. Erhan Bey, eşi ve oğulları keyifli bir hayat sürüyorlar orada ve siz de onlara konuk oluyorsunuz. Pek çok şeyi kendileri yetiştiriyor yada pazarları dolaşarak Kaz Dağlarından toplanmış taze otları, mantarları kullanıyorlar.



Yemekleri ayrıca yayınlayacağım, tek yazıda bitirmek istemedim Zeytinbağı'nı.

Bahçede yetiştirilen karalahanalar tavşanlara yem oldu çocuklar sayesinde. Tavşanlar bayram yaptı...

Baharın artık geldiği bu günlerde fırsat bulursanız kaçın Ayvalık'a. Bize hep kışın gitmek nasip oldu ama baharda tadının ayrı olduğunu düşünüyorum.